2021-22 EuroLeauge Şampiyonluğunun Hikayesi: Back 2 Back!

2021-22 EuroLeauge Şampiyonluğunun Hikayesi: Back 2 Back!

21 Mayıs 2022 12:00
15 görüntülenme

2020-21 sezonunu hem Avrupa’da hem Türkiye’de zirvede kapatan Efes anılınca akla gelen ilk soru, yeni sezonda kadronun ne durumda olacağıydı. Bu konuda herkesin bir fikri olsa da kulüp pek aceleci görünmüyor, hatta kafaların biraz karışık olduğu bile söylenebiliyordu. Şöyle ki: basında Adrien Moerman’ın sözleşmesinin yenilenmediğine ve kulübe teşekkür ettiğine dair haberler çıktıktan (15 Haziran 2021) bir süre sonra, Moerman’ın yeniden çağrıldığını ve bir yıllık sözleşme yapıldığını öğrenmemiz buna iyi bir örnekti. Bunun yanında, büyük ümitlerle gelen ama hem Ergin Ataman’a hem takıma uyum sağlamakta zorlanan Dzanan Musa ile yollar ayrıldı. Yerli rotasyonundaki en büyük kayıp ise, Sertaç Şanlı’nın beklenmedik bir kararla Barcelona’nın yolunu tutmasıyla yaşandı. Bu süreçte yapılan tek ekleme, altyapının ümit vadeden oyuncusu Ömercan İlyasoğlu oldu. Sertaç’ın ardından bir takviye yapılıp yapılmayacağı, yapılırsa bunun Avrupa’nın bilindik isimlerinden kim olacağı konusunda papatya falları açılırken; hiç beklenmedik, bilinmedik bir isimle, Filip Petrusev ile anlaşıldığı duyuruldu. 20 yaşındaki oyuncunun tecrübesinin Euroleague’e yetip yetmeyeceği tartışmaları; Mega Basket formasıyla Adriyatik Ligi’nde elde ettiği sayı krallığı, en değerli oyuncu ve en çok gelişen oyuncu gibi başarılar görülünce bir süreliğine rafa kalktı.

Takımın doygunluğu ve buna bağlı motivasyon eksikliği nedeniyle önceki sezona göre daha zayıf kalacağı endişesine; şimdi de kadronun yeterliliğini koruyup koruyamadığına dair soru işaretleri eklenmişti.

Soru işaretiyle dolu 2021-22 Euroleague sezonu 30 Eylül’de başladı. Ancak biz başlayamadık. Çünkü arka arkaya dört maçı (Real Madrid, CSKA, ASVEL, Milano) kaybettik. Bu şok başlangıcı kötü geçen transfer sezonuna ve mental yorgunluğa bağlayanların sayısı artarken, ümitsizlik neredeyse tüm camiayı sardı.

Kötü gidişi kadro kalitesiyle bir nebze durdurmaya çalışan yönetim, 18 Ekim 2021’de Milwaukee Bucks’tan ayrılan Elijah Bryant ile anlaştı. Takıma katıldıktan üç gün sonra Unics Kazan maçına çıkan Bryant (14 sayı), o sezonun ilk Euroleague galibiyetinin mimarlarından biri oldu.

Bu galibiyetin ardından gelen Panathinaikos ve Zalgiris yenilgileri tanıdık istikrarsızlık döngüsünü başlatacak diye endişelenirken, Efes’in hayatta kalma kodları yine devreye girdi. Zenit’le başlayıp Alba Berlin, Olympiakos, Monaco ve Fenerbahçe galibiyetleriyle süren serimiz; iddiamızı hem kendimize hem Avrupa’ya yeniden hatırlattı. Arada kaybettiğimiz Barcelona ve Bayern Münih maçlarına üç maçlık (Baskonia, Kızılyıldız, Maccabi) galibiyet serisiyle cevap versek de, 2021 yılını Unics Kazan mağlubiyetiyle noktaladık. İstediğimiz yerde olmadığımız çok açıktı; takım eski dominant oyununu oynamakta zorlanıyordu. Bunun sebeplerinden biri, sezon başı endişelerinde de dile getirilen uzun rotasyonun istenildiği gibi işlememesi ve tüm yükün kısa oyuncularda kaldığı maçların artmasıydı. Ergin Ataman ile Filip Petrusev’in kimyası tutmamış, oyuncunun neredeyse hiç süre almadığı maçlar dramatik biçimde çoğalmış, yük özellikle Dunston’ın üzerinde yoğunlaşmıştı. Ocak ayında Bursaspor’dan transfer edilen Egemen Güven’in bu mücadelede bir etkisi olmayınca, çare yine takımın içinde aranmaya başlandı.

2022’nin şubat ayı sonuna kadar oynadığımız maçlarda dört galibiyet (Panathinaikos, CSKA, ASVEL, Maccabi), üç yenilgi (Barcelona, Zenit, Olympiakos) aldık.

Ancak iki sezon önce COVID salgınıyla sarsılan dünya bu kez Rusya-Ukrayna savaşıyla başka bir sınavla karşılaşınca, yeni bir kaosla baş başa kalan Euroleague bu açmaza şubat sonu itibarıyla Rus takımlarını turnuvadan men ederek çözüm buldu. Karar gereği, Rus takımlarıyla oynanan maçlar oynanmamış sayıldı.

Milano ile Çeyrek Final

Tüm dengeleri değiştiren bu kararın ardından nisan ortasına kadar oynadığımız maçlarda beş galibiyet (Fenerbahçe, Zalgiris, Real Madrid, Alba Berlin, Bayern Münih), dört yenilgi (Baskonia, Monaco, Milano, Kızılyıldız) aldık. Bu sonuçlarla toplamda 16 galibiyet ve 12 mağlubiyetle altıncı sırada yer bulduk ve play-off’ta üçüncü sıradaki A. Milano ile eşleştik. Normal sezonda iki kez yenildiğimiz rakibimiz, saha avantajı ve sezon içi istikrarıyla kâğıt üstünde önde görünse de otoriteler; hem tecrübesi hem de potansiyelini ortaya çıkarma becerisiyle Efes’i favori gösteriyordu.

İlk maç 19 Nisan 2022’de Mediolanum Forum’da oynandı. Maça iyi giremedik ve ilk çeyreği 16-11 geride kapadık. Fakat takımımız, ikinci periyottan maçın sonuna kadar süren ve belki de tüm normal sezon boyunca göremediğimiz inanılmaz bir savunma sertliğini sahaya yansıtınca, ortalama 72 sayı atan rakibini 48 sayıda tutarak sahadan ezici bir galibiyetle ayrıldı (48-64). Bu galibiyette Larkin (16 sayı, 5 asist) ve Micic’in (16 sayı, 7 asist) skor ve asist üretkenliğine; Dunston (9 sayı, 6 ribaunt) ve Moerman’ın (3 sayı, 7 ribaunt) savunma ve ribaunt katkısının eklenmesi belirleyici oldu.

Rakibimizin servisini kırmıştık. Bu rahatlığın sonucu olsa gerek, 21 Nisan 2022’de oynadığımız ikinci maçta, ilk maçta kilitlediğimiz Shields (21 sayı, 2 asist) ve Rodriguez (17 sayı, 5 asist) gibi silahları bu kez susturamadık. Üç çeyrek boyunca tutuk oynamamıza rağmen oyunda kalsak da, son çeyrekte rakibe teslim olduk (73-66).

Seri 1-1’e gelse de Efes’in bu seriyi geçeceğine dair kanı pek değişmedi. Nitekim üçüncü maçın ilk çeyreği bu kanıyı doğrular bir oyuna sahne oldu (25-17). Fakat ikinci ve üçüncü çeyrekler, Efes’in sezon içinde zaman zaman yaşadığı üretkenlik zaafına ve savunma hatalarına sahne olunca; hızlı başlayıp favori göründüğümüz maç yeniden ortaya geldi. Saha avantajını kaybetme korkusunu hissettiğimiz son periyotta ise savunmamızın rakibe yalnızca 9 sayı şansı veren eski ayarlarına dönmesiyle seriyi 2-1’e taşıdık (77-65). Bu maçın kahramanları her zamanki gibi Larkin (16 sayı, 5 asist) ve Micic’ti (20 sayı, 5 asist); ama bu kez onlara bir isim daha eklenmişti. Rakip bu ikiliye odaklandığında yay gerisinden %50, saha içinden %67 isabetle 20 sayı bulan ve 5 ribaunt alan bu isim, Tibor Pleiss’ti.

Bir sezon sonra yeniden Final Four’a gitmeye yalnızca bir maç kalmıştı. 28 Nisan 2022’de İstanbul’da oynanan dördüncü maça da fırtına gibi başladık (19-11). İkinci periyotta attığımız sayıda (23) bir sorun yoktu ama yediğimiz sayı (32) hayli sıra dışıydı. Datome ve Hines etkisi iyice belirginleşince, oyun üçüncü maça benzer biçimde yeniden ortaya geldi. Üçüncü çeyrek, karşılıklı basketlerle kopma olmadan tamamlandı. Son periyot ise üstünlüğün bir Milano’ya bir bize geçtiği, zaman zaman dört beş sayı geri düştüğümüz ama bu anlarda özellikle Pleiss (25 sayı, 6 ribaunt) ile oyuna tutunduğumuz bir bölümdü. Milano, 20 saniye kala maçı uzatmaya götürebilecek iki yay gerisi şutu önce maçın en iyilerinden Datome, sonra Shields ile değerlendiremeyince; sahadan 75-70 galibiyetle ayrılıp adımızı üst üste ikinci kez Final Four’a yazdırdık. Taraftar olarak zorlukla nefes alıyorduk ama yeniden zirvede yer almanın keyfini doya doya yaşıyorduk.

19 Mayıs'ta rakip Yunan temsilci!

Final Four’un ilk ayağında rakibimiz, normal sezonda bir kazanıp bir kaybettiğimiz Olympiakos’tu. Belgrad Stark Arena’da oynayacağımız maçın tarihi, ülkemiz için çok önemli bir güne, 19 Mayıs’a denk gelmişti. İlk çeyreği istediğimiz gibi oynayamayıp bir ara çift hanelere yaklaşan farkla geri düşsek de, özellikle Bryant ve Larkin sayesinde dengeyi kurduk; yine de 21-18 gerideydik. İkinci çeyrekte tam bir denge basketbolu izledik. İki ekibin üstünlük için yaptıkları o kadar birbirine yakındı ki ne oyunda ne skorda kopma oldu; ilk yarı 43-42 Olympiakos üstünlüğüyle kapandı. Üçüncü periyotta çok farklıydık ve kimliğimizin gereğini yerine getirerek oyunu kontrol etmeye başladık. Dunston ve Bryant’ın ekstra katkılarıyla farkı dokuz sayıya çıkardıysak da, rakip özellikle Dorsey’le ve onun son saniye üçlüğüyle bu çeyreği ancak üç sayı önde kapatmamıza izin verdi (63-66).

Finale gidebilmek için önümüzde bir çeyrek daha vardı. Olympiakos, McKissic ve Martin’le etkili olurken; biz maç içinde öne çıkan oyuncularımıza Singleton’ın hafif kıpırdanışını da ekledik. Oyun, üç çeyrek boyunca nasıl kopmadıysa öyle sürdü ve son 19,5 saniyeye 74-74 girildi. Son hücum Efes’te, top Micic’in ellerindeydi. 18 saniye boyunca bir oraya bir buraya gezinen on oyuncunun dokuzu; yay gerisinden havalanan Micic’in elinden çıkan topun çembere gidene kadar yol aldığı 1,5 saniyeyi, tüm sezonu baştan sona yeniden izler gibi izledi ve 0,2 kala fileden geçen o kutsal sesle bu dengeli mücadeleyi bitirdi.

Atatürk’ün Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919’un 103. yıl dönümünde Efes, başka bir tarih yazmış ve eşine az rastlanır bir başarının eşiğine gelmişti.

Finaldeki rakibimiz, Barcelona’yı 86-83 geçen Real Madrid oldu. Normal sezonda karşılıklı birer galibiyet alan iki ekip, bu kez sezonun son maçında sahadaydı. İlk çeyrekte üzerimize kâbus gibi çöken tek bir isim vardı: Tavares. Real Madrid’in bulduğu 15 sayının 12’sini kaydeden oyuncunun bu tempoyu sürdürme ihtimali hepimize korku salmıştı. Oyunu bu denli domine eden Tavares’e, Larkin’in çeyrek sonunda biri basket faulden olmak üzere 6 sayıyla karşılık verebilmesi, oyunda kalmamızın kilit noktasıydı.

İkinci çeyrekte, ilk periyodun yıldızı Tavares’in faulleri artıp oyunda kalamamasıyla daha iyi olmayı bekliyorduk. Ama Real Madrid, pota altını Tavares kadar olmasa da Poirier ile iyi kullanmaya başlayınca bize göre daha organize kaldı ve farkı yedi sayıya çıkardı. Larkin’le bu atağa cevap versek de ilk yarıyı 34-29 geride kapatmaktan kurtulamadık.

Üçüncü çeyrek skor açısından oldukça kısır geçti; iki takım da birbirinin tempo yapmasına izin vermedi. Larkin ve Micic’in yanına net bir skorer ekleyememek rakibin işini kolaylaştırdı. Ancak Real Madrid de benzer sıkıntıları yaşayıp Hanga’ya yardımcı bir oyuncu bulamayınca umudumuz sürdü. Bu çeyreğin en iyi yanı, periyot skorunda ilk kez Real Madrid’in önüne geçmemizdi (8-11).

Son periyotta önceki üç çeyreğe göre daha iyiydik; çünkü üçüncü skorerimizi, başka bir deyişle x faktörümüzü bulmuştuk. Bu isim, maç boyunca attığı 19 sayının 17’sini ikinci yarıda bulan Tibor Pleiss’ti. Alman oyuncunun bu sayıları kaydettiği anlar öyle kritikti ki, geriye dönüp o günü hatırladığımızda bunu daha iyi anlıyoruz. Skor bulmanın iyice zorlaştığı, rakibin Larkin ve Micic’i kilitlediği ikinci yarının ilk yedi dakikasında attığı 7 sayının dışında; son çeyrekte bulduğu 10 sayı ve hepsinden önemlisi, bu 10 sayının içinde bitime 1.05 kala yaptığı tiple maçı kazandıran sayının mimarı olması, Tibor Pleiss’i kutsamamıza fazlasıyla yeterdi. Maç sonu röportajında, ikinci yarıda ortaya çıkan bu ölümcül içgüdünün sebebi sorulduğunda Pleiss; gülümseyerek ve bizi de gülümseterek şöyle cevap verdi:

“Odamda bir sürü sivrisinek vardı, nereden geldiklerini bilmiyorum; klimadan girmiş olabilirler. Yaklaşık 25 tanesini öldürdüm. Hayvanları severim ama sivrisinekleri değil. Tepemde, beni uyutmayacak şekilde uçarlarken aksini söylemek imkânsız zaten. Gidip odamın kanlı duvarlarına bakarsanız, sorunuzun cevabını da bulursunuz.”

Evet, maçı bu sayıyla 58-57 kazanmıştık. İki yıl üst üste (back-to-back) Euroleague şampiyonu olmuştuk.

Maccabi Tel Aviv (2004, 2005) ve Olympiakos (2012, 2013) dışında bu başarıyı yakalayan Efes ile; Koraç Kupası şampiyonluğunun ardından bir kez daha bir ilki başaran tek Türk takımı olma şerefi, artık bizimdi.

Bu iki şampiyonluğun ve kazanılan onca başarının ardından şunu rahatça söyleyebiliriz: Köklü geleneğimiz ve her şeye rağmen basketbolun içinde kalma azmiyle, yaşadığımız zor günlerin üstesinden geleceğimize inanıyoruz. Çünkü bu inanç temelsiz değil. Çünkü tarihimiz, bu inancın kazandırdıklarıyla dolup taşıyor. Çünkü geleceğimiz olan çocuklarımız ve gençlerimiz, bu köklü geleneğin aydınlattığı yolda bizleri gururlandıran, umutlandıran işler başarıyor.

Nice 50 yıllara…

Y

Yazar

Yönetici

Site yöneticisi ve kurucu üye